Bazen bir milletin hikâyesi, doksan dakikalık bir maçın çok ötesindedir.

Bazen bir forma, sadece kumaştan ibaret değildir; milyonların umudunu, heyecanını ve ortak sevincini taşır. İşte Dünya Kupası da böyledir. Dünyanın dört bir yanından gelen ülkelerin yalnızca futbol oynamadığı, aynı zamanda karakterlerini, mücadelelerini ve hayallerini sahaya koyduğu büyük bir şölen...

Türkiye için Dünya Kupası'nın ayrı bir anlamı vardır. Çünkü bu organizasyona katılmak bile bizim için her zaman kolay olmamıştır.

Geriye doğru dönüp baktığımızda millî takımımız, 1954 Dünya Kupası'nda ilk kez bu heyecanı yaşamış, ardından uzun yıllar süren bir hasret başlamıştı. O hasret tam 48 yıl sürdü. 2002 yılında Güney Kore ve Japonya'da düzenlenen Dünya Kupası'na katıldığımızda ise adeta bir destan yazıldı.

Hatırlayın...

İlk maçımızda dünya devi Brezilya karşısına çıkmıştık. Mücadele etmiş, direnmiş ama sahadan 2-1 mağlup ayrılmıştık. O gün de eleştirenler vardı. O gün de umudunu erkenden kaybedenler vardı.

Fakat Millî Takım yılmadı.

Bir milletin duasını, inancını ve desteğini arkasına aldı. Japonya'yı geçti, Senegal'i geçti ve yarı finale kadar yükseldi. Turnuva sonunda ise dünya üçüncüsü olarak tarihimizin en büyük futbol başarılarından birine imza attı.

Aradan yıllar geçti.

Tam 24 yıl sonra bugünlerde yeniden Dünya Kupası heyecanını yaşıyoruz.

İlk maçta Avustralya karşısında alınan mağlubiyet elbette hepimizi üzdü. Favorisi olduğumuz maçta şok bir mağlubiyet aldık.Teknik ekibin oyun planı, oyuncu tercihi tartışılabilir. Sahada eksikler de vardı, hatalar da...

Ancak beni üzen mağlubiyetten çok, daha ilk maçın ardından ortaya çıkan karamsarlık oldu.

Henüz yolun başındayız.

Henüz turnuva bitmedi.

Henüz umutlarımız tükenmedi.

Ama görüyorum ki bazı spor adamları, yorumcular ve eski futbolcular baltalarını çok erken çıkarmış durumda. Ne laflar ne yorumlar! Teknik heyeti, futbolcuları ve Montella'yı hedef tahtasına koyan açıklamalar peş peşe geliyor.

Eleştiri elbette olacaktır.

Futbolun olduğu yerde değerlendirme de olur, analiz de olur.

Ancak eleştirinin de bir zamanı vardır.

Bugün; yargılama günü değil, destek verme günüdür.

Bugün; moral bozma günü değil, omuz verme günüdür.

Çünkü önümüzde grubun finali niteliğinde bir Paraguay maçı duruyor.

Belki de turnuvanın kaderini belirleyecek doksan dakika...

Böyle günlerde futbolcuların ihtiyaç duyduğu şey, tribünlerden ve ekranlardan yükselen umutsuzluk değil; "Biz size inanıyoruz" sesidir.

Unutmamak gerekir ki başarıya giden yollar bazen yenilgilerden geçer.

Tohum toprağa düştüğü gün meyve vermez.

Zeytin ağacı dikildiği yıl ürün vermez.

Sabır ister, emek ister, zaman ister.

Futbol da böyledir.

Bugün düşen ayağa kalkar, hata yapan telafi eder, kaybeden kazanmayı öğrenir.

Millî Takım bu ülkenin ortak değeridir.

Bu sevgi ve coşku olmaza sabahın 07.’sinde milyonlar ekran başına geçer miydi?

Formadaki ay-yıldız hepimizindir.

Bu nedenle gelin, baltaları biraz olsun kınına koyalım.

Paraguay maçı öncesinde çocuklarımızın umutlarını kırmayalım.

Daha yolun başındayız.

Kim bilir...

Belki de yıllar sonra dönüp baktığımızda, Avustralya karşısında alınan o mağlubiyeti değil, sonrasında yazılan başarı hikâyesini konuşacağız.

Çünkü futbol tarihinde olduğu gibi hayatta da bazen en güzel hikâyeler, kötü başlayan yolculukların sonunda yazılır.