Ortadoğu’da hiçbir taş kendiliğinden yerinden oynamaz.
Bazı ülkeler savaşla parçalanır, bazıları mezhep fay hatlarıyla bölünür, bazıları ise seçim, yargı ve siyasal mühendislik üzerinden yeniden dizayn edilir. Türkiye bugün üçüncü evreye sokulmak istenen ülkelerden biridir.

Bu nedenle yaşananları yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi içi bir iktidar kavgası gibi okumak büyük hata olur. Çünkü mesele artık parti içi çekişmenin çok ötesine taşmıştır. Karşımızda, Türkiye’nin rejim mimarisini yeniden şekillendirmeyi hedefleyen daha geniş bir stratejik akıl bulunmaktadır.

Bu yüzden yıllardır aynı isimlere dikkat çekiyorum.
Örneğin Graham Fuller…

Fuller’in yazdıkları yalnızca akademik metin değildir; Batı’nın Türkiye’ye ve İslam coğrafyasına nasıl baktığının da siyasal manifestolarıdır. “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”, “Türkiye ve Arap Baharı” gibi çalışmalarında anlatılan şey aslında şudur: Batı tipi klasik ulus devlet modeli yerine, kontrollü, merkeziyetçi, bölgesel rol üstlenen yeni rejim modelleri…

Başka bir ifadeyle; demokrasi ile otorite arasında hibritleştirilmiş yönetimler.

Bugün yaşananları anlamak için yalnızca Ankara’ya değil; Washington’a, Londra’ya, Körfez’e ve küresel güç merkezlerinin son otuz yıllık Ortadoğu stratejilerine bakmak gerekiyor.

Çünkü Büyük Ortadoğu Projesi yalnızca Irak’ın işgali değildi.
Yalnızca Suriye’nin parçalanması da değildi.

Bu proje; coğrafyanın siyasal yapısını yeniden dizayn etme projesiydi.

Kimi yerde darbeyle,
kimi yerde iç savaşla,
kimi yerde “demokrasi ihracı” söylemiyle,
kimi yerde ise yargı operasyonlarıyla yürütüldü.

Türkiye’nin darbeler tarihi de bu büyük fotoğraftan bağımsız değildir.

27 Mayıs 1960…
12 Mart 1971…
12 Eylül 1980…
28 Şubat…

Her biri yalnızca iç politik gerilimlerin sonucu değildi. Türkiye’nin eksenini belirleme mücadeleleriydi bunlar.

Bugün ise klasik tanklı darbelerin yerini başka yöntemler aldı.
Yargı üzerinden siyaset dizaynı, medya operasyonları, parti mühendisliği, kontrollü krizler ve toplumsal psikoloji yönetimi…

Bu nedenle artık darbeler sadece kışlada değil; mahkeme salonlarında, ekranlarda ve parti koridorlarında yapılmaktadır.

Tam da bu yüzden son süreçte yaşananları kronolojik okumak gerekiyor.

6 Nisan’da Antalya Diplomasi Forumu sırasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack dikkat çekici açıklamalar yaptı. Barrack açık biçimde Batı tipi demokrasilerin bölgede istikrarsızlık ürettiğini, buna karşılık merkeziyetçi liderliklerin başarı sağladığını söyledi.

Bu yalnızca diplomatik bir değerlendirme değildi.
Bu açıklama, yeni Ortadoğu paradigmasının özetiydi.

Yani güçlü parlamentolar yerine güçlü liderler…
Kuvvetler ayrılığı yerine merkezileşmiş yürütme…
Çoğulcu demokrasi yerine “istikrar üreten hibrit rejimler”…

Daha da önemlisi, Türkiye örnek gösteriliyordu.

İşte tam bu noktada Özgür Özel sert bir çıkış yaptı ve ilk kez bir CHP lideri, Amerikan diplomatik söylemine bu kadar açık biçimde karşı pozisyon aldı.

Bu kritik eşikti.

Çünkü Türkiye’de uzun süredir ilk kez ana muhalefet, yalnızca iç politikaya değil; uluslararası siyasal dizayna da itiraz etmeye başladı.

Ardından süreç hızlandı.

Donald Trump ile Recep Tayyip Erdoğan arasında peş peşe görüşmeler gerçekleşti. Sonrasında gelen açıklamalar dikkat çekiciydi. Trump’ın Erdoğan için kullandığı “çetin adam”, “güçlü lider”, “iyi müttefik” vurguları aslında Washington’un bölgesel denklemde nasıl bir yönetim modeli tercih ettiğini de gösteriyordu.

Tam bu atmosferde, Türkiye’de muhalefeti doğrudan etkileyen “mutlak butlan” tartışması devreye girdi.

Burada mesele yalnızca hukuki değildir.
Asıl mesele siyasidir.

Çünkü Türkiye’de bugün yaşanan kriz, iktidar ile muhalefet arasındaki sıradan bir rekabet değil; rejimin geleceği üzerindeki mücadeledir.

Bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu etrafında yaşanan tartışmalar da yalnızca kişisel değildir. Çünkü 38. Kurultay, sadece bir genel başkan değişimi değildi. Aynı zamanda muhalefetin yön değiştirmesiydi.

Ve asıl kırılma burada yaşandı.

Çünkü sistem, muhalefetin kontrollü kalacağını düşünüyordu.
Ancak önce kurultay sonucu, ardından 31 Mart seçimleri bu denklemi bozdu.

Daha sonra Ekrem İmamoğlu üzerinden başlayan süreçte beklenti, muhalefetin parçalanmasıydı. Fakat tam tersine, toplumsal mobilizasyon büyüdü. Meydanlar doldu. Muhalefet ilk kez savunmada değil, psikolojik üstünlük kuran bir hatta geçti.

İşte tam bu noktada yargı mekanizması yeniden devreye sokuldu.

Bugün Türkiye’de tartışılan şey yalnızca bir mahkeme kararı değildir.
Devletin hangi rejim modeliyle yönetileceği sorusudur.

Bir tarafta kuvvetler ayrılığına dayalı demokratik cumhuriyet fikri…
Diğer tarafta ise “istikrar”, “güçlü liderlik” ve “merkezi yönetim” kavramları üzerinden tahkim edilmek istenen yeni bir siyasal model…

Ortadoğu’da monarşilerin, hanedan rejimlerinin ve hibrit otoriter yapıların neden özellikle desteklendiğini anlamadan Türkiye’de yaşananları anlamak mümkün değildir.

Çünkü emperyal sistem için öngörülebilir yönetimler, güçlü demokrasilerden çoğu zaman daha değerlidir.

Bu nedenle bugün Türkiye’de yaşanan kriz yalnızca bir parti krizi değildir.
Bir rejim krizidir.

Ve tarih bize şunu göstermiştir:
Milletin örgütlü iradesi sahaya çıktığında hiçbir mühendislik projesi sonsuza kadar sürdürülemez