CHP’nin yüzleşmesi gereken sessiz tarih
Gerçekler bazen acıdır.
Ama siyasette acı gerçeklerden kaçmak, aynı hataların tekrar edilmesine davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramaz.
Bugün CHP’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey, bir kişiyi suçlu ilan etmek değil; geçmişte yapılan siyasi tercihleri cesaretle masaya yatırmaktır.
Çünkü bir parti, kendi tarihindeki kırılma noktalarıyla yüzleşmeden geleceğini sağlıklı biçimde inşa edemez.
Bu yüzleşmenin önemli tanıklarından biri de CHP’nin eski milletvekili Atilla Kart.
Kart, yıllar sonra yaptığı açıklamalarda Kemal Kılıçdaroğlu ile 2002’den 2015’e kadar üç dönem birlikte çalıştığını anlatıyor. Ve eleştirisini kişisel değil, tamamen siyasi bir zemine oturttuğunu özellikle vurguluyor.
Asıl kırılma noktası ise 2012.
Kart’ın iddiasına göre, dönemin Başbakanlığı tarafından çıkarılan ve madenler, meralar ile orman alanlarına ilişkin yetkileri merkezileştiren düzenlemeye karşı CHP’nin kurumsal bir hukuk mücadelesi yürütmesi gerekiyordu.
Kendisinin bu konuda üç kez Kemal Kılıçdaroğlu’nu uyardığını, “Bu sadece siyasi bir eleştiri konusu olamaz; CHP’nin dava açması gerekir” dediğini söylüyor.
Ancak aldığı cevap hep aynı olmuş:
“Seçim ve hukuk işleri uygun görmüyor.”
İşte Kart’ın asıl itirazı burada başlıyor.
Bir genel başkan, kendi partisinin en kritik siyasi ve hukuki mücadelelerinde karar alma sorumluluğunu bürokratik mekanizmalara bırakabilir mi?
Siyaset, yalnızca rapor okumak mıdır?
Yoksa gerektiğinde siyasi irade ortaya koymak mıdır?
Atilla Kart’a göre sorun tam da burada ortaya çıkmaktadır.
Onun değerlendirmesiyle Kemal Kılıçdaroğlu, bürokratik kimliğini siyasetin gerektirdiği güçlü reflekslerle değiştirememiş, çoğu zaman yönlendiren değil yönlendirilen bir siyasi çizgide kalmıştır.
Bu iddianın en çarpıcı örneklerinden biri ise 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimidir.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı açıklandığında, sadece milletvekillerinin değil, CHP’nin en üst karar organlarından MYK üyelerinin önemli bir bölümünün de süreçten haberdar olmadığı yönündeki iddialar kamuoyuna yansımıştı.
Bir partinin Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimlerinden birine girerken adayının, kendi kurullarında yeterince tartışılmadan belirlenmiş olması çok ciddi bir kurumsal tartışmayı beraberinde getirmiştir.
İşte bugün dönüp sorulması gereken soru budur:
CHP’de kararları gerçekten kim alıyordu?
Partinin kurulları mı?
Yoksa birkaç kişinin bilgisi dâhilinde yürütülen kapalı süreçler mi?
Belki de daha acı olan soru şudur:
Kemal Kılıçdaroğlu, kendi siyasi tercihlerini yaparken gerçekten karar verici miydi; yoksa bazı siyasi mühendisliklerin yönlendirdiği bir sürecin parçası mı olmuştu?
Bunun cevabını vermek, artık sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nun değil, CHP’nin kendi siyasi hafızasına karşı sorumluluğudur.
Çünkü siyaset unutabilir.
Ama tarih tutanak tutar.
Ve bazen yıllar sonra bir milletvekilinin anlattıkları, geçmişte kapatılan dosyaların yeniden açılmasına neden olur.