Bir ülkenin kaderi bazen bir mahkeme salonunun soğuk duvarları arasında değil, milletin hafızasında yazılır.

Bugün CHP’nin içinde yaşanan tartışmaya sadece “bir parti içi kavga” diye bakanlar ya siyasetin dilini bilmiyor ya da görmek istemiyor.

Mesele bir koltuk kavgası değil.

Mesele, Türkiye’de iktidara alternatif olabilecek en büyük siyasal yapının dümenine kimlerin, hangi yöntemlerle müdahale edeceği meselesidir.

Bir kurultay yapılmış.
Delegeler iradesini ortaya koymuş.
Sandık kurulmuş.
Sonuç alınmış.

Şimdi dönüp soruyoruz:

Eğer siyasi partilerin kendi kurultaylarının iradesi bile tartışmaya açılacaksa, yarın bu ülkede hangi sandığın, hangi seçimin, hangi kararın garantisi kalacaktır?

Bugün CHP’nin kapısına dayanan tartışma, yarın bütün siyasal hayatın kapısını çalabilir.

Çünkü mesele sadece bir parti değildir.

Mesele, siyasetin kendisinin nefes alacağı alanın daraltılmasıdır.

"Bir odada otursunlar, anlaşsınlar" diyenlere

Ne güzel söz değil mi?

Bir odada otursunlar, bir çay içsinler, el sıkışsınlar, bütün mesele çözülsün.

Siyaseti aile meclisi zannedenler için belki…

Ama siyaset, bazen aynı masaya oturanların değil, farklı gelecek tasavvurlarının mücadelesidir.

Eğer bir taraf diğer tarafı peşinen suçlu ilan ediyor, onu siyaset sahnesinin dışına itmeye hazırlanıyorsa; orada uzlaşma çağrısı yapmak, yangına karşı şiir okumaya benzer.

Asıl mesele: CHP’nin transatlantiği

Siyasette büyük partiler birer transatlantiğe benzer.

Güvertesinde milyonlar vardır.

Kimi kaptanı sever, kimi sevmez.

Kimi rotadan memnundur, kimi değildir.

Ama aklı başında hiç kimse, kaptanı değiştireceğim diye geminin gövdesine delik açmaz.

Çünkü o gemi batarsa, sadece kaptan değil, içindeki herkes suya düşer.

Türkiye’de CHP seçmeninin önemli bir kısmı şahıslara değil, yıllardır taşıdığı siyasi sembollere, tarihi hafızaya ve kurumsal kimliğe bağlıdır.

Bunu en iyi bilenler de bu operasyonların hesabını yapanlardır.

Çünkü büyük gemi parçalanırsa, geriye küçük filikalar kalır.

Filikalar birbirine bağırır, çağırır, kavga eder.

Ama okyanusun ortasında hiçbir filika bir transatlantiğin gücüne sahip değildir.

Asıl hedef: Küçük muhalefetler, büyük iktidar

Türkiye'nin önünde ekonomik kriz var.

Yoksullaşma var.

Dış politikada Doğu Akdeniz’den küresel güç mücadelelerine kadar ağır başlıklar var.

Vatandaşın soracağı soru şudur:

"Benim hayatım nasıl düzelecek?"

Muhalefetin görevi bu soruya cevap üretmektir.

Fakat siyaset sadece bugünün kavgasıyla meşgul edilirse, yarının büyük hesaplarını konuşamaz hale gelir.

İşte tehlike tam burada başlıyor.

Çünkü bir iktidarın en büyük arzusu, karşısında güçlü bir alternatif değil, kendi içinde kavga eden küçük muhalefet adacıkları görmektir.

Bağıran, çağıran ama iktidar olma ihtimali olmayan küçük adacıklar…

Oysa demokrasi, güçlü iktidarın karşısında güçlü bir alternatifin yaşayabildiği rejimin adıdır.

Ve bugün sorulması gereken soru şudur:

Kaptanın kim olacağı mı tartışılıyor?

Yoksa birileri, koskoca transatlantiğin makine dairesine su mu dolduruyor?

Çünkü gemi batarsa, denizin kime ait olduğunu artık sadece kazananlar yazar.

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)