Yavuz Donat'ı Türkiye'de tanımayan pek az kişi vardır.
Merkez sağın yaşayan hafızalarından biridir. Günlük siyasetin sert kavgasından çok, zamanın bıraktığı izlerle ilgilenir. Arşiv rafları arasında dolaşmayı sever. Eski defterleri açar, sararmış notların arasından bugüne ışık tutmaya çalışır. Polemik onun işi değildir. Bağırmaz, suçlamaz, hüküm dağıtmaz. Daha çok dinler, not alır ve anlatır.
Bu yüzden yazılarında çoğu zaman yorumdan çok hatıratın gölgesi dolaşır.
Ama unuttuğu soru şuydu. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu..
CHP’nin PM’si ve MYK’dan çıkan ortak isim Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’di.
Peki, ne olmuştu da Yılmaz Büyükerşen adaylığı kesinleştirilmişken neden aday olarak gösterilmemişti?
Kemal Kılıçdaroğlu’na gelen telefon kimdendi ve neden Yılmaz hoca yerine Ekmelettin İhsanoğlu ismi MHP tarafından önerilmiş ve Kılıçdaroğlu neden kabul etmişti?
Hangi devlet aklı?
Bu sorunun cevabı bugünlerde saklı. Ben o günlerde bu kumpası görmüş ve yazmıştım. Bu kumpas oyunu görmüş Yılmaz hoca’ya da anlatmıştım.
Neyse dönelim bu güne…
Geçtiğimiz günlerde telefonun diğer ucunda Yılmaz Büyükerşen vardı.
Doksan yaşına yaklaşan bir isim...
Bir ömrün son virajlarına yaklaşmış, Türkiye'nin yakın tarihine tanıklık etmiş bir yerel aktör...
Konuşmuş.
Yavuz Donat da her zamanki gibi not almış.
Aslında ortada klasik anlamda bir röportaj yoktu. Daha çok yaş almış insanların geçmiş ile gelecek arasında kurduğu uzun köprülerden biriydi bu. İnsan ömrünün sonbaharında sık sık dönüp baktığı hatıralar gibi...
Fakat burada dikkat çekici olan konuşmanın kendisinden çok, konuşanın temsil ettiği zihniyetti.
Çünkü Yılmaz Büyükerşen'in hikâyesi sıradan bir siyasetçinin hikâyesi değildir.
O daha çok devlet katlarında şekillenmiş, bürokratik koridorlarda yetişmiş bir figürdür. Bana göre siyaset bilimi açısından başlı başına doktora konusu olabilecek özel bir isimdir.
Seçilmişlerden çok atanmışların dünyasına yakındır.
Türkiye'nin vesayet yıllarının takvim yapraklarında izi bulunan bir kuşağın temsilcilerindendir.
Bu yüzden onu sağ veya sol kavramlarıyla açıklamak eksik kalır.
Hatta yanıltıcı olur.
Çünkü bazı insanlar ideolojilerin değil, dönemlerin ürünüdür.
Onlar için parti çoğu zaman amaç değil araçtır.
Rozet değişir.
Tabela değişir.
Slogan değişir.
Ama merkeze yerleştirilen koltuğun koordinatları değişmez.
Siyasi yolculuğuna bakıldığında görünen de budur.
DSP'den CHP'ye uzanan çizgide değişmeyen şey parti aidiyeti değil, pozisyonun korunmasıdır.
Bu nedenle onu "solun ağabeyi" olarak tanımlamak fazla romantik bir değerlendirme olur.
Çünkü solculuk sadece bir parti kartı taşımak değildir.
Bir düşünce geleneğidir.
Bir entelektüel birikimdir.
Bir hayat tasavvurudur.
Türkiye'de uzun yıllar boyunca kendisini siyasetin üstünde gören bir anlayış vardı.
Millet hata yapabilirdi.
Seçmen yanılabilirdi.
Sandık yanlış karar verebilirdi.
Ama bazı seçkinler hiçbir zaman yanılmazdı.
En azından kendileri öyle düşünürdü.
Partiler gelir geçerdi.
Liderler değişirdi.
Ama onlar hep yerlerinde kalırdı.
Devletin değişmeyen dekoru gibi...
Yılmaz Hoca'nın siyasi refleksleri de çoğu zaman bu anlayışın izlerini taşımıştır.
Yavuz Donat'ın aktardığı bir cümle bu nedenle dikkat çekicidir:
"Televizyonları izlerken bazen halüsinasyon mu görüyorum diye düşünüyorum."
Belki de Türkiye'nin en büyük ironisi tam burada saklıdır.
Çünkü bazen halüsinasyon gördüğünü söyleyenler, yıllarca kendi zihnindeki Türkiye ile gerçek Türkiye arasındaki mesafeyi fark etmeyenlerdir.
İnsan zamanla kendi kurduğu aynalar koridorunda yürümeye başlıyor.
Bir süre sonra aynadaki görüntüyü gerçek sanıyor.
Kendi fikrini toplumun fikri...
Kendi çevresini millet...
Kendi hayalini hakikat zannediyor.
Sonra bir gün perde açılıyor.
Sahne değişiyor.
Oyuncular değişiyor.
Seyirci değişiyor.
Ve insan, yıllarca başrol oynadığını düşündüğü oyunda aslında zamanın sadece bir karakteri olduğunu görüyor.
Ama burada bir hakkı teslim etmek gerekir.
Bugün Eskişehir'in eski bir Anadolu kasabasından çıkıp modern bir şehir görünümüne kavuşmasında Yılmaz Büyükerşen'in vizyonunun önemli payı vardır.
Porsuk’un temizlenmesinden tutun da, gondollarla, Es botları ile, porsuk kıyılarından, müzelere, sanat merkezlerine imar programlarından, kentsel dönüşümlere, Odunpazarı evleri dönüşüm ve tasarımları, tematik parklardan sosyal yaşama dokunan ana yollar ve kavşakları ile, ESKİ’nin alt yapı çalışmaları ve arıtma tesislerinin yanında Sarısungur Göleti’ in ve yaşam parkıyla, kano yarışmaları ve tramvay projelerini şehri ağlarla kuşatması ile şehir Eskişehir’dir’ e kadar uzanan dönüşümün altında ciddi bir belediyecilik hikâyesi bulunur.
Tarım ve hayvancılıkta değişim projeleri bu gün örnek alınmaktadır.
Bu gerçeği inkâr etmek mümkün değildir.
Ancak siyaset ilginçtir.
Başarı ile eleştiriyi aynı masada oturtmayı gerektirir.
Bir insanın yaptığı hizmetler, onun siyasi yaklaşımının sorgulanamayacağı anlamına gelmez.
Tam tersine...
Demokratik toplumlar biraz da bunun için vardır.
Çünkü şehirler yalnızca betonla değil, fikirlerle de inşa edilir.
Oysa hayat durmaz.
Siyaset durmaz.
Kuşaklar durmaz.
Dün ezber olan bugün nostaljiye dönüşür.
Dün tartışılmaz kabul edilen isimler bugün tartışmanın konusu olur.
Ve sonunda herkes kendi hikâyesinin tanığına dönüşür.
Belki de yaşlılığın en büyük yalnızlığı budur.
Dün kurduğun dünyanın bugün seni tanımaması...
Dün alkışlayan kalabalıkların yerini sessizliğin alması...
Dün yön verdiğin zamanın bugün senden bağımsız akması...
İşte tam burada aklıma hep aynı deyiş gelir:
Haydar Haydar...
Bu yalnızca bir türkü değildir.
Bir insanın kendisiyle yaptığı uzun muhasebedir.
Bir ömürlük sorgulamadır.
"Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi,
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni..."
Bu dizelerde makam yoktur.
Mevki yoktur.
Parti yoktur.
Seçim yoktur.
Sadece insan vardır.
Ve insanın kendi hakikatiyle yüzleşmesi...
Belki de bu yüzden yüzyıllardır yaşamaktadır.
Ben Ege'nin türkülerini severim.
Denizli'nin eklemedir eski konak yanık türkülerini... Edremit’in Gelin’ini
Dağlardan süzülen o eski sesleri...denizden esen meltemi’ni.
Ufukta adaların bir hayal gibi belirdiği akşamları...
Bazen Eylül gelir.
Yaz çekilir.
Nar mevsimi başlar.
Radyodan eski bir kayıt yükselir:
"Şu İzmir'den çekirdeksiz nar gelir..."
İşte o an insan bir gerçeği fark eder.
Türküler, siyasetten daha uzun ömürlüdür.
Partiler dağılır.
Liderler değişir.
Makamlar unutulur.
Gazete kupürleri sararır.
Afişler yırtılır.
Seçim sloganları hafızadan silinir.
Ama bir türkü kalır.
Bir ses kalır.
Bir hatıra kalır.
Ege kıyılarında dolaşan meltem rüzgârı gibi...
Yüzyıllardır ayakta duran Tales’in doğduğu yer olan Miletos’un amfi tiyatrosu gibi. Bilimin doğduğu antik Helen uygarlığı.
Selçuk’taki taş sütunlar gibi...
Çünkü türküler iktidarın değil, hafızanın eseridir.
Ve hafıza çoğu zaman siyasetten daha güçlüdür.
Bu yüzden Hoca aransa ne olur, aranmasa ne olur?
Bu yaştan sonra onu üzecek olan bir telefonun çalmaması değildir.
Asıl mesele insanın dönüp kendi ömrüne baktığında ne gördüğüdür.
Çünkü günün sonunda herkes makamından değil, bıraktığı izden ibarettir.
Geriye kalan ise çoğu zaman bir koltuk değil...
Bir şehir...
Bir hatıra...
Ya da dilden dile dolaşan eski bir türkü olur.
Bana Eskişehir’in türküsünü hatırlatıyor. Hani Hamamyolundaki kahveciler sokağı var ya.
Taze çekilir kahvenin çekirdekleri.
Kahveyi kavururlar
İçmeden savururlar
Bizim köyün âdeti
Sevmeden ayırırlar
Haydi yârim neylemeli neylemeli
Güzel yârin gönlünü eylemeli
Biraz bizim siyasetimiz bu türkü gibidir. Sürekli kavururlar. Hamdık piştik elhamdülillah.
Ya hocam. Bizim özel kahvemiz duruyordur inşallah!