Yeryüzünde yalnızca Allah’a ibadet etmek amacıyla inşa edilen ilk mabet olan Kâbe’nin birer şubesi mesabesinde bulunan camiler, Hz. Âdem’den günümüze kadar insan hayatının merkezinde yer almıştır. Camiler, sadece ibadet edilen mekânlar değil; insanların ruhen arındığı, manen hayat bulduğu, Allah’a karşı sorumluluklarını en iyi şekilde eda ettikleri yerlerdir. Tarih boyunca müminleri ortak bir gaye etrafında aynı safta buluşturan, birbirlerine kenetleyen camiler; birlik, adalet, kardeşlik, merhamet ve hikmetin öğretildiği müstesna mekânlar olmuştur.
Müslümanlar Medine’ye hicret ettiklerinde, ibadet edebilecekleri, İslami hükümleri öğrenebilecekleri ve sevinçlerini, hüzünlerini paylaşabilecekleri bir merkeze ihtiyaç duymuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bizzat inşasında çalıştığı Mescid-i Nebevî bu ihtiyacın somut karşılığıdır. Rasûlullah bu mescitte ibadet etmiş, ilim öğretmiş, nasihatte bulunmuş; Medine İslam toplumunun bütün sosyal, kültürel ve idari faaliyetlerini buradan yürütmüştür. Başta Asr-ı Saadet olmak üzere Hulefâ-i Râşidîn döneminden Osmanlı’ya kadar uzanan süreçte camiler yalnızca ibadethane değil; her türlü bilgi, kültür alışverişinin yapıldığı eğitim kurumu, savunma kararlarının alındığı karargâh, davaların hükme bağlandığı mahkeme, istişare meclisi ve toplumun kalbi olmuştur. Kur’an ve sünnetten neşet eden değerlerin hayata dönüşmesinde camiler büyük bir rol oynamıştır.
Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayanlar imar eder...” (Tevbe 9/18) buyrulur. Buradaki “imar” kavramı sadece inşa etmeyi değil; ihya etmeyi, can vermeyi ve hayat kazandırmayı ifade eder. Camilerin fiziksel olarak imarı ne kadar önemliyse, manevi olarak imarı da bir o kadar kıymetlidir. Camiler içinde bulunanların yaptığı ibadet ve zikirlerle canlanır, hayat bulur ve bir hayat pınarı haline gelir. Cami; çocukla, gençle, yaşlıyla; kadınla, erkekle; eğitimli-eğitimsiz farketmeksizin insanla hayat bulur. Zikirle, ilimle, adaletle, paylaşmayla, merhametle canlanır. İnsanların tüm statü ve ünvanlarını geride bırakarak aynı safta Allah’ın huzurunda secdeye vardığı cami, eşitlik ve adalet bilincini zihinlerde kökleştirir. Sezai Karakoç’un ifadesiyle; “Cami yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır.Cami halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür. Müslüman halk caminin gövdesidir.” Böylece camiyi imar eden insanların gönülleri de mamur olur.
Ne var ki günümüzde camiler, çoğu zaman sadece belirli vakitlerde uğranan ve yalnızca namaz kılınan mekânlara indirgenmiştir. Böylece bu mekânların temsil ettiği değerler de zamanla hayatın dışına itilmiştir. Bu kopuş, insan hayatında yalnızlık, anlamsızlık ve manevi boşluğu derinleştirmektedir. Sosyal hayatı tehdit eden bireyselleşme, bencilleşme ve yalnızlaşma gibi sorunların üstesinden gelebilmek için mabet ile hayat arasındaki bağın güçlenmesi, camilerin yeniden hayatın merkezine yerleştirilmesi gerekmektedir. İşte Ramazan ayı, cami ile hayat arasındaki bu kopan bağın yeniden kurulması için eşsiz bir fırsattır. Zira maneviyatın yoğun bir şekilde yaşandığı Ramazan ayı, müminler için ruhi bir arınma ve tazelenme mevsimidir. Teravihler, mukabeleler, vaazlar, irşad faaliyetleri ve cemaat ruhu, insanın kalbini ve toplumun ruhunu yeniden ihya eder. Çocukların ilk teravih heyecanı, cami ortamında kazandıkları manevi hatıralar, nesilden nesile aktarılan bir değer mirasına dönüşür.
Cami ile hayat yeniden buluştukça, inanç ile hayat arasındaki bağ da güçlenecek; toplumda birlik, dayanışma ve manevi diriliş daha sağlam bir zemine oturacaktır. Çünkü camiler, hâlâ ruha güç veren duruşlarıyla, sıcaklığıyla ve herkesi kucaklayan yapısıyla hayatın merkezinde olmayı hak eden en güçlü manevi iletişim merkezleridir...

Tuba DÖNMEZ
Vaiz

MEAL OKUYORUM

Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler
sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa, o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır."

(Bakara, 2/ 184)

HER GÜNE BİR HADİS

Resülullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Bir oruçluya iftar veren, iftar verdiği kişinin sevabı kadar daha sevap elde eder." (Tirmizi,Savm,82)

GÜNÜN DUASI

"(Allah'ım!) Senden cenneti ve beni cennete yaklaştıracak sözleri ve işleri yapabilmeyi nasip etmeni istiyorum. Cehennemden ve beni cehenneme yaklaştıracak olan sözlerden ve işlerden Sana sığınıyorum." (Hakim ,Hıbban, Ed'ıye,No: 869)

BİR SORU-BİR CEVAP

Oruç fidyesi kimlere verilebilir? Oruç fidyesi, tıpkı fıtır sadakasında olduğu gibi kişinin bakmakla yükümlü
olmadığı yoksul müslümanlara verilir. Bir kimse zekatını, fıtır sadakasını ve fidyesini kendi usul(üst soy) ve füruuna (alt soy) veremez. Usul, bir kimsenin anası, babası, dede ve nineleri; füru ise, çocukları, torunları ve onların çocuklarıdır.
Yine, bir kimse hanımına zekat, fitre ve fidyesini veremeyeceği gibi, hanımı da kocasına bunları veremez. Bunların dışındaki kardeş, teyze, dayı, amca, hala ve onların çocukları, gelin, damat, kayınpeder ve kayınvalide gibi akrabalar zengin değillerse kendilerine zekat, fitre ve fidye verilebilir. (Zeylai, Tebyin,I,301)(Diyk ,fetvalar)