Türkiye ekonomisinde artık yalnızca rakamların değil, rakamların neden kimseyi harekete geçirmediğinin de hesabını sormak gerekiyor.
Fon skandalı bitecek gibi durmuyor. Tam da bu nedenle birkaç şirketin, birkaç yatırımcının ya da birkaç şüpheli işlemin hikâyesi olarak görülemez. Asıl mesele, %10.000’lere ulaşan getirilerin nasıl mümkün olduğu kadar, böyle bir tablo büyürken denetim mekanizmalarının neden devreye girmediğidir.
TÜPRAŞ’tan Büyük “Mucize”
Düşünün...
Öz sermayesi 6 milyar TL olan, 240 milyon TL zarar açıklayan bir şirketin borsadaki değerinin 10 milyar dolara çıkması nasıl açıklanabilir?
Bir başka yapının 25,5 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşması nasıl mümkün olabilir?
Bu rakamlar, Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarıyla kıyaslanabilecek büyüklüklerden söz ettiğimizi gösteriyor.
Normal bir piyasa düzeninde yatırımcı burada durur ve sorar:
“Bu işte bir tuhaflık yok mu?”
Hani o meşhur söz vardır:
Bedava peynir yalnızca fare kapanında bulunur.
Fakat mesele tam da burada başlıyor.
“bu rejimde her şey mümkün” algısı
Bir ülkede hukuk, liyakat, denge ve denetim mekanizmaları zayıflarsa yalnızca devlet kurumları değil, toplumun risk algısı da bozulur.
İnsanlar olağanüstü getiriyi ekonomik mantıkla açıklamak yerine siyasi bağlantılarla açıklamaya başlar.
“İçeride güçlü birileri vardır.”
“Bir siyasetçi yakını vardır.”
“Bir danışman vardır.”
“Nasıl olsa bunlara dokunulmaz.”
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü bir noktadan sonra insanlar “Bu kadar yüksek getiri mümkün mü?” diye değil, “Ben de bu çarka nasıl girebilirim?” diye düşünmeye başlar.
Bu yalnızca finansal bir yozlaşma değildir.
Bu, devlet düzenine duyulan güvenin aşınmasıdır.
DENETİM NEDEN ÇARK DURUNCA BAŞLADI?
SPK, BDDK ve diğer denetim kurumları açısından sorulması gereken soru da budur:
Bu tablo neden zamanında görülmedi?
Daha doğrusu, görüldüyse neden gereği yapılmadı?
Çünkü skandal, denetim mekanizmalarının başarısıyla ortaya çıkmış görünmüyor.
Çark artık dönemez hale geldiğinde ortaya çıktı.
Ödemeler yapılamadığında, temerrütler başladığında, bazı isimler ortadan kaybolduğunda mesele görünür hale geldi.
Oysa denetimin anlamı, çöküşten sonra enkazı saymak değil, çöküş gelmeden önce alarm vermektir.
Aksi halde denetim kurumu değil, olay yeri inceleme ekibi olursunuz.
12 İsim Neden Açıklanmıyor?
Şimdi asıl kritik noktaya gelelim.
2021 sonrasında fonda olağanüstü kazanç sağlayan 12 isim ve bu isimlerin %10.000’lik farkı nasıl yarattığı açıklığa kavuşturulmadığı sürece, kamuoyunda şehir efsanelerinin önü alınamaz.
Çünkü boşluğu bilgi değil, söylenti doldurur.
Ve söylenti bir kez dolaşıma girdi mi, en tepeden en aşağıya kadar herkesi içine çeker:
“Acaba o para kimin?”
“Acaba kim korudu?”
“Acaba kim biliyordu?”
“Acaba bu sermayenin arkasında kim vardı?”
Gerçekten şeffaflık isteniyorsa yapılacak şey bellidir:
12 isim açıklanmalı, para hareketleri ortaya konulmalı, sorumluluk zinciri kimseye bakılmadan işletilmelidir.
Siyasi bedeli varsa siyasi bedeli...
Bürokratik bedeli varsa bürokratik bedeli...
Ceza gerektiriyorsa ceza...
Devlet dediğiniz şey zaten tam da bunun için vardır.
Çarkı Gösteren Bürokrat Neden Hedefte?
Burada eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak örneği de ayrıca önem taşıyor.
Tera Holding’in faaliyetleri konusunda yaptığı paylaşımlar nedeniyle gözaltına alınması ve sonrasında adli kontrolle serbest bırakılması, kamuoyunun sorması gereken başka bir soruyu ortaya çıkarıyor:
Bir finansal yapıya ilişkin ciddi iddiaları gündeme getiren bürokratın üzerine gidilirken, o yapının büyüklüğü neden aynı kararlılıkla incelenmedi?
Bu sorunun yanıtı verilmeden güven tesis edilemez.
Çünkü devletin görevi, alarm veren kişiyi susturmak değil; alarmın neden çaldığını araştırmaktır.
Son Sığınak: “Yerli ve Milli”
Bir de bütün bunların üzerine “yerli ve milli” söylemi ekleniyor.
İşte burada insanın aklına ister istemez Şair Eşref ile Neyzen’in o acı gülümsemesi geliyor.
Bir finansal yapının savunmasında Cumhurbaşkanı, Kurtuluş Savaşı, ülkenin bağımsızlığı, yerli model ve “öz evlatlar” anlatısı peş peşe sıralanıyor.
İyi de...
Bütün bu hamasetin arasında iki basit soru kaybolmasın:
Para nerede?
Kim aldı?
Çünkü millîlik, bir finansal işlemin üzerini örten ambalaj değildir.
Yerli olmak da hesap vermekten muaf olmak değildir.
Devletin Asıl Sınavı
Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir hamaset dalgası değil, gerçek bir hesaplaşma ve şeffaflık rejimidir.
Eğer gerçekten devletin itibarı düşünülüyorsa, 12 isim açıklanmalıdır.
Kim kazanmışsa ortaya konulmalıdır.
Kim denetlememişse hesap vermelidir.
Kim görmüş ve susmuşsa açıklamalıdır.
Kim siyasi veya bürokratik nüfuzunu kullanmışsa ortaya çıkarılmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca kaybolan para değildir.
Mesele, devletin görmesi gereken yerde neden görmediği; konuşması gereken yerde neden sustuğu; müdahale etmesi gereken yerde neden beklediğidir.
Şair Eşref bugün yaşasaydı belki yine aynı yerden sorardı:
“Bu kadar büyük vurgunu görmeyen göz mü kör, yoksa gözün önündeki perde mi çok pahalı?”
Neyzen de sazını bir kenara bırakıp son noktayı koyardı:
Paranın izi bulunur; asıl mesele, o izin neden yıllarca sürülmediğidir.
Çünkü bugün ortada yalnızca finansal bir enkaz yok.
Ortada, denetim susunca büyüyen bir düzenin enkazı var.