Türkiye'de bazı kavramlar vardır.
Duyduğunuz anda susmanız, hatta mümkünse ayağa kalkmanız beklenir.
"Devlet" bunlardan biridir.
"Devletin bekası" biraz daha üst modelidir.
"Devlet aklı" ise hepsinin üzerinde, adeta tartışılmaz bir kutsallık zırhıyla dolaştırılır.
Birisi çıkıp "Bu devlet aklının gereğidir" dediği anda tartışmanın bitmesi beklenir.
Çünkü artık mesele doğru mu yanlış mı sorusu olmaktan çıkar.
Soru şuna dönüşür:
"Yoksa sen devlete mi karşı çıkıyorsun?"
Böylece fikir tartışması yerini sadakat sınavına bırakır.
Oysa tam da o noktada durup sormak gerekir:
Devlet aklı dediğimiz şey gerçekten nedir?
Kimdir?
Nerede oturur?
Nasıl karar verir?
Kim tarafından seçilmiştir?
Kime karşı sorumludur?
Bilen yoktur.
Ama nedense herkes onun adına konuşur.
Kahvede vardır.
Televizyonda vardır.
Gazetelerde vardır.
Partilerde vardır.
Emekli bürokratlarda vardır.
Aktif bürokratlarda vardır.
Eski siyasetçilerde vardır.
Yeni siyasetçilerde vardır.
Türkiye'de M2 ye başına düşen devlet aklı uzmanı sayısı muhtemelen dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur.
İşin ilginç tarafı, "devlet aklı" söyleminin en çok siyasetin zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkmasıdır.
Çünkü güçlü demokrasilerde devlet aklı görünmezdir.
Kuralların içinde çalışır.
Kurumların içinde çalışır.
Hukukun içinde çalışır.
Kimsenin her tartışmada "devlet aklı böyle istiyor" deme ihtiyacı olmaz.
Çünkü meşruiyetin kaynağı devlet değil millettir.
Otoriter eğilimli rejimlerde ise tablo tersine döner.
Milletin rızası üretilemediğinde sahneye devlet aklı çıkar.
Seçmenin ikna olmadığı yerde devlet konuşmaya başlar.
Siyasetin çözemediği meseleleri bürokrasi çözmeye çalışır.
Sandığın çözmesi gereken sorunlar koridorlarda çözülmeye başlanır.
Bugün Türkiye'de yaşadığımız tartışma da tam olarak budur.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte siyaset zayıfladı.
Parlamento etkisini kaybetti.
Siyasi partiler güç kaybetti.
Karar alma süreçleri daraldı.
Siyasetin alanı küçülürken bürokrasinin alanı büyüdü.
Ve tam da bu nedenle "devlet aklı" kavramı yeniden dolaşıma sokuluyor.
Son günlerde CHP ve mutlak butlan tartışmaları sırasında sıkça duyduğumuz söylem bunun son örneği.
Karara toplumsal rıza üretilemedi.
Kamuoyu araştırmaları ciddi itirazlar olduğunu gösteriyor.
CHP tabanında önemli bir bölüm bu müdahaleyi meşru görmüyor.
Fakat tam bu noktada sihirli bir kavram devreye giriyor:
"Devlet aklı."
Yani halkın ikna olmadığı yerde devleti ikna olmuş varsayalım.
Milletin onay vermediği yerde görünmez bir aklın onay verdiğini kabul edelim.
Böylece tartışma demokratik zeminden çıkarılıp metafizik bir alana taşınmış oluyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in "Bu devlet aklı değil, derin devlete meşruiyet üretme çabasıdır" çıkışı da tam bu nedenle dikkat çekicidir.
Çünkü mesele yalnızca bir parti içi tartışma değildir.
Mesele, demokratik siyasetin alanını kimin belirleyeceği sorusudur.
Üstelik ortada gerçekten kusursuz işleyen bir devlet aklı olsaydı, insan ister istemez sonuçlarına da bakardı.
Türkiye altmış yıldır kronik enflasyonla boğuşuyor olmazdı.
Eğitim sistemi her gelen bakanla yeniden kurulup yeniden yıkılmazdı.
Üniversite sayısıyla övünürken bilim üretiminde bu kadar gerilerde olmazdık.
Liyakat bu kadar tartışmalı hale gelmezdi.
Hukuk güvenliği bu kadar aşınmazdı.
Mafya haberleri gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşmezdi.
Demek ki ortada akıldan çok, bir akıl efsanesi var.
Bir tür siyasi marka.
Bir tür meşruiyet etiketi.
Üzerine yapıştırıldığı her kararın sorgulanmaması beklenen bir etiket.
Oysa Türkiye'nin yakın tarihi bunun tam tersini anlatıyor.
1960'ta da devlet adına konuşanlar vardı.
12 Mart'ta da vardı.
12 Eylül'de de vardı.
28 Şubat'ta da vardı.
15 Temmuz öncesinde de vardı.
Her dönemde birileri ülkenin iyiliğini düşündüğünü söyledi.
Her dönemde olağan siyasetin yetersiz kaldığını anlattı.
Her dönemde millet adına karar verdiğini iddia etti.
Ve her seferinde faturayı millet ödedi.
Çünkü devlet adına konuşanların hesabını yine vatandaş verdi.
Bu yüzden bugün asıl soru şudur:
Devlet aklı mı önemlidir, milletin iradesi mi?
Demokrasinin cevabı nettir.
Devlet millet için vardır.
Millet devlet için değil.
Devlet aklı denilen şey halkın iradesinin üzerine çıktığı anda artık akıl olmaktan çıkar.
Vesayete dönüşür.
Bugün Türkiye'de yaşanan tartışma da özünde budur.
Bir tarafta sandığın meşruiyeti vardır.
Diğer tarafta görünmez merkezlerin meşruiyeti.
Bir tarafta seçmen vardır.
Diğer tarafta seçilmemişler.
Bir tarafta siyaset vardır.
Diğer tarafta bürokratik oligarşi özlemi.
Belki de bu yüzden "kutsanmış devlet" fikri artık eski gücünü kaybediyor.
Toplum değişiyor.
Yeni kuşaklar değişiyor.
Çünkü onların ellerinin altında artık dünya var.
İnsanlar kendileri adına karar veren görünmez akıllardan çok, kendi oylarının değerine inanmak istiyor.
Tarihin yönü de zaten budur.
Demokrasi, devlet aklının değil yurttaş aklının yükselişidir.
Ve tarihin akışını bugüne kadar hiçbir kutsal devlet miti durduramadı.
Devlet hariç. Aklı var mı yok mu bilemem. Bir öyle bir böyle karar verince arafta kalıyoruz.